İÇİNDEKİLER
ARAMA:

c. Hüsn-i Hat

Hüsn-i hat, Kur’ân-ı Kerîm harflerini estetik ölçülerine bağlı kalarak en güzel bir şekilde ve sanatlı olarak yazmak demektir. Yâni hüsn-i hat, Kur’ân-ı Kerîm’i ona lâyık bir güzellikle yazma gayret ve rikkatinden doğmuş müstesnâ bir sanattır.

Târih boyunca tekke ve dergâhların, hat sanatının gelişmesinde de mühim bir rolü olmuştur. Hat sanatı, tasavvufî muhitlerden dâimâ teşvîk ve himâye görmüş, pek çok hüsn-i hat üstadlarının yetiştiği ve talebelerini yetiştirdikleri bir eğitim yuvası olmuştur. Çünkü hattın, müzeyyen bir nakış gibi rûhu okşayan kavislerle, tabiî ve fıtrî bir akışla yazılabilmesi; arınmış, duru bir kalbe sâhib olmayı gerektirir. Ayrıca hat sanatında kemâle erebilmek, büyük sabır ve teslîmiyet isteyen çileli bir iştir. Örnek alınacak kâmil bir üstâda ihtiyaç vardır. İşte bütün bu husûsiyetleri itibariyle hat sanatı, tasavvufla müştereklik arz eder.

Meselâ kaba ve asabî bir insan, bir karalama yapsa, o karalama testere dişlerini andırır. Sert köşeli ve kırık çizgiler hâlinde görülür. Çünkü rûh muzdariptir. Tasavvufun gâyesi de nefisleri ıslâh etmek ve rûhu nefsin tasallutundan kurtararak ona incelik, hassâsiyet ve huzûr kazandırmaktır. İşte hattatların rûh âlemi de bu huzur, sükûn ve hassâsiyete muhtaçtır. Çünkü hüsn-i hat, sadece yazı yazmak sanatı değil, aynı zamanda rûhları inceltip zarifleştiren ve gönlü mânevî duygularla besleyen bir disiplindir.

Gerçekten de rûhî takviye, sanatta dâimâ büyük dehâların yetişmesine zemin hazırlamıştır. Hat sanatının nümûne üstadları olan Şeyh Hamdullâh, Karahisârî, Yesârîzâde, Mustafa Râkım ve daha niceleri, tasavvufî muhitlerin rûh terbiyesiyle olgunlaşarak yetişmiş şahsiyetlerdir.

Tasavvufî neşveyle yoğrulmuş sanatkârların rûhî derinlik ve fedâkârlığını gösteren şu misâl ne ibretlidir:

Süleymâniye Câmii’nin kubbe hatlarını yazma vazîfesi Hattat Karahisârî’ye verilmişti. Karahisârî, hatları, câminin ihtişâmına yakışır bir şekilde tamamlamak için olağanüstü bir gayretle çalışmaya koyuldu. Öyle ki son çizginin son tashîhini bitirdiği an, gözlerinin feri de tükendi ve dünyâyı seyir penceresi kapandı.

Câminin inşâsı tamamlanıp da ibâdete açılacağı zaman Kânûnî Sultan Süleyman Han:

“– Câmî-i şerîfi ibâdete açma şerefi, onu böylesine muazzam ve muhteşem bir şekilde binâ ve inşâ eyleyen mîmârbaşımız Sinan’a âittir.” dedi.

Sanatına önce tevâzûyu öğrenmekle başlamış olan Mîmar Sinan ise, zâhirdeki emsâlsizliğini, kalbî olgunlukta da göstererek o an hattat Karahisârî’nin fedâkârlığını düşündü ve Sultân’ın sözlerine edeble şu mukâbelede bulundu:

“– Hünkârım! Hattat Karahisârî bu câmî-i şerîfi hatlarıyla tezyîn ederken gözlerini fedâ etti. Bu şerefi ona bahşediniz!..”

Bunun üzerine Kânûnî, orada bulunanların gözyaşları arasında, câmî-i şerîfi hattat Karahisârî’nin açmasını fermân eyledi.

Hat sanatının gelişmesi ve devâmı da, kendi kâideleriyle birlikte riâyet edilen mânevî ölçüler sâyesinde olmuştur. Bu bakımdan Kur’ân-ı Kerîm ve Hilye-i Şerîfe yazmak bir zirve kabul edilmiştir. Gelenek olarak da ancak hüsn-i hattın zirvesine çıkabilen hattatlar, Kur’ân-ı Kerîm ve Hilye-i Şerîfe yazmışlardır. Böylece bu kıymetli eserler, rûhları ve gönülleri okşayan müthiş câzibeleriyle âdetâ «Oku!» emrine aşk ve şevk ile icâbetin vesîlesi olmuşlardır.

Böyle ihlâs dolu bir anlayış ile hizmetin bereketi olan bu sanat, asırlar boyunca ücretsiz olarak tâliplerine öğretilmiştir. Araya maddiyat sokulmamış ve her hattat, bu yoldaki tâlim hizmetini, sanatının zekâtı bilmiştir.

Velhâsıl;

“… Allâh güzeldir, güzeli sever…” (Müslim, Îmân, 147) hadîs-i şerîfinin muktezâsından hisse alan bir müminin, güzelliğe alâka duymaması düşünülemez.

Bu mânâ çerçevesinde, insanın derûnî güzelliklerini -gurur ve kibre düşmemek ve dînin özüne mutâbık kalmak kaydıyla- estetik değerler seviyesinde ifâde etmesi gâyet tabiî bir harekettir. Bu itibarla hangi sahada olursa olsun İslâmî âdâba uygun bütün sanatlar, tasavvufî muhitlerden dâimâ teşvîk ve himâye görmüştür. Tefekkür ve gönül dünyâsının derinliklerinde tasavvufla buluşan pek çok güzel sanat da, motiflerine taşıdığı bâzı tasavvufî değerler sâyesinde, daha yüksek bir estetik zevkine ve muhtevâ zenginliğine ulaşmıştır.