İÇİNDEKİLER
ARAMA:

4. MUSAFFÂ BİR KALB İLE ÂLEME BAKIŞ

Kalb, tasfiye edile edile, beşerî ve tasavvufî temrinlere munzam (ilâve) olan Allâh’ın lutf u keremiyle, yolun nihâyetinde öyle bir hâle gelir ki, sâhibini sûreten insan bırakmakla berâber, sîreten âdetâ melekiyet derecesine yükseltir. Bu durumda olanlardan bâzıları, fezâdaki sonsuz yıldızlardan herhangi biri gibi, kendi âlemlerinde ve dışa karşı tam bir meçhûliyet içinde yaşarlar. Böyleleri bilinemez.

Bunlardan diğer bâzıları ise uhdelerine verilmiş olan ictimâî vazîfeler dolayısıyla -belli ölçüde- bilinirler ve kendi zamanlarından geleceğe doğru bir hidâyet meş’alesi olarak, beşerî hayatta memuriyetlerini devâm ettirmek üzere bekâ sırrından nasip alırlar. Hâdiselerin arkasında bulunan sebepler zincirindeki nihâî sebebi, yâni murâd-ı ilâhîyi kavrarlar. Bundan dolayı hikmete vukûfiyetin huzur ve sükûnu içinde yaşarlar. Telâş ve endîşe gibi birçok beşerî zaaftan masûndurlar (korunmuşlardır).

Onlar için artık “abes” yoktur. “Yaratılanı hoş gör Yaratan’dan ötürü.” ölçüsüyle başlayan mânevî terakkîde, hikmete îtibâr ile âlemin kâffesini ibret, muhabbet ve hayret hisleriyle dolu olarak seyre başlarlar.

Kudret-i ilâhiyyenin tecellîleri olarak; doğan güneşe, ışık huzmelerinin gurûbda resmettiği rengârenk tablolara, hayrete gark olmuş bir sûrette bakarlar. Onlar, bir yılana bile bu gözle nazar ettiklerinden, başkalarının duyduğu ürküntü yerine, bu hayvanın derisindeki hârelere, ayakları bulunmamasına rağmen hareketlerindeki sür’at ve cevvâliyete meftûn olurlar.

Bu Hak dostları, mahlûkâta muhabbet ve hikmet nazarıyla baktıklarından, vahşî hayvanların tasallutundan bile sâlimdirler. Çünkü muhabbet, muhâtabını itaatkâr kılma husûsunda, zamânımızda keşfedilmiş radyasyon gibi bir tesir icrâ eder.

Diğer insanlardaki kâinât hârikalarını alelâde görme hâli, onlarda bulunmaz. Gerçekten sıradan bir insan, bir ressamın tabiatı taklîd ederek vücûda getirdiği tabloları takdîrle temâşâ ederken, kâinât ve onun Hâlık’ı karşısında aynı takdîr hissini duyamaz. Bütün hârikaları “ef’âl-i âdiye” (sıradan işler) olarak telâkkî eder. Musaffâ kalb sâhibi olan Hak dostları ise, ressamın sırf nâmını devâm ettirmek için vücûda getirdiği bu tablolar yerine, asıl sanatkâr ve O’nun eserleri karşısında hayret ve heyecân duyan bir kalb ile yaşarlar. Kudret-i ilâhiyyenin tabiatta vücûda getirdiği sonsuz hârikalardaki ilâhî sanatın zevkine ererler. Sermâyesi aynı toprak olan bitkilerin rengârenk yaprak ve çiçeklerine, bunlardaki menevişlere, ağaçların renk, koku, lezzet ve şekilde sonsuz farklılık arz eden meyvelerine, ancak bir iki haftalık ömrü olduğu hâlde, kelebeğin kanatlarındaki hârika desenlere, insanın yaratılışındaki hârikulâdeliğe nazar ederler ve gözün görmesi, beynin idrâk etmesi gibi sonsuz ilâhî hârikalar ve bunların “lisân-ı hâl” denilen sırlı beyânlarına dikkat eder, kulak kabartırlar.

Böyleleri için bütün bir kâinât, artık okunmaya müheyyâ (hazır) bir kitap gibidir. Bunlar, satırdaki ilimleri aşmışlar, sadırdaki ilme ulaşmışlardır. Tıpkı bir zamanlar Selçuklu Medresesi’nde kitaplarına gömülmüş kendi hâlinde bir müderris iken, gönlü aşkla dolu Şems adlı meczûb bir dervişin irşâd nazarlarıyla kıvılcım alıp, aşk ateşiyle yanmaya başlayan Mevlânâ gibi. O Mevlânâ ki, bu sûretle aşk iklîmine yeniden doğduktan sonra, zâhirî ilme âit kitapları ikmâl ile birlikte onların bâtınına da nüfûz etmiş, böylece kâinâtın esrâr ve nakışlarını okumaya başlamıştır. Ancak bundan sonradır ki, insan, kâinât ve Kur’ân’ daki sır ve hikmetleri fâş eden bir feryadnâme olan Mesnevî adlı şâheser vücûd bulabilmiştir.

İşte bu gibi hâllerle mütehallî olabilmek, ancak müminin kalbindeki aşk, istîdâd ve iktidârını inkişâf ettirdiği nisbette mümkündür.

Böyle kalbler, artık tecellîgâh-ı ilâhî olmak yönünden âdetâ zirveleşmiştir. Hazret-i Mevlânâ, bu derecede musaffâ (arınmış) bir kalbin değerini -muhtemelen onun husûlünde beşerî irâde bulunduğu için- tekrîm ederek:

                                “Kâbe bünyâd-ı Halîl-i Azer’est

                                Dil, nazargâh-ı Celîl-i Ekber’est”

Yâni, “Kâbe, Âzeroğlu Halil İbrahim tarafından yapılmıştır. Gönül ise, yüce ve büyük Allâh’ın nazargâhıdır.” buyurmuştur.

Sûfîlere âit menâkıb kitaplarında gönlün Kâbe’ye teşbîhine sıkça rastlanır. Bu keyfiyet, zübde-i kâinât (kâinâtın özü) olan insandaki kalbin, kâinât içinde Kâbe’nin mevkîine benzemesinden dolayıdır. Gerçekten her ikisi de tecelligâh-ı ilâhî olmak yönünden merkezî bir durumdadır. İlâhî tecelliyâtın birer temerküz (merkezîleşme) noktalarıdır. Bu menkıbelerde bâzan gönlün Kâbe’ye tercîh olunan bir üslûb ile takdîmi, kısmen âşıkâne bir coşkunluk ve kısmen de gönlü bu hâle getirmenin ehemmiyetini anlatmak ve bu husustaki gayretlere rağbet ettirmek içindir.

Gönlü tecellîgâh-ı ilâhî hâline gelenler hakkında İbn-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın Kâbe-i Muazzama’ya hitâben söylediği şu sözler çok câlib-i dikkattir:

“Sen ne büyüksün (ey Kâbe!). Senin şânın ne yücedir. Fakat gerçek bir müminin Allâh katındaki şerefi senden de üstündür.” (Tirmizî, Birr, 85)

Kalb, îmânın mahallidir. Kâmil bir mümin kalbinin Kâbe’den efdal olduğu, İbn-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın bu ifâdesinden de anlaşılmaktadır.

Nitekim Hazret-i Mevlânâ, -âdetâ bu hakîkati te’yîd sadedinde- şöyle buyurmuştur:

“Eğer sende basîret varsa, gönül Kâbe’sini tavâf et! Topraktan yapılmış sandığın Kâbe’nin asıl mânâsı gönüldür.”

“Cenâb-ı Hak, görünen, bilinen sûret Kâbe’sini tavaf etmeyi, mâsiyetten temizlenmiş, arınmış bir gönül Kâbe’si elde edesin diye sana farz kılmıştır.”

“Şunu iyi bil ki sen, Allâh’ın nazargâhı olan bir gönlü incitir, kırarsan, Kâbe’ye yaya olarak da gitsen, kazandığın sevâb, gönül kırmanın günâhını dengeleyemez.”

Abdülkâdir Geylânî -kuddise sirruh- Hazretleri ise bu yüceliğin şartını şöyle ifâde eder:

“Gönül, ancak mâsivâdan arınmış, mârifetullâh tâliplerine Kâbe olur.”

Bu hususta İsmâil Hakkı Bursevî de şöyle der:

“Kalbe giren kimse Kâbe’ye giren kimseden daha üstündür. Bu sebeptendir ki sâlih kullara ve Allâh dostlarına: «Bizi de gönlünüzden çıkarmayınız.» derler ve böylece istimdâd-ı feyz ve taleb-i himmet28 ederler.”

İmâm-ı Rabbânî -kuddise sirruh- Hazretleri, insanın bir “küçük kâinât” olduğu gerçeğini şöyle ifâde eder:

“İnsan, âlemin küçültülmüş bir hülâsasıdır. Binâenaleyh âlemde var olan her şeyin bir nümûnesi de insanda mevcûddur.”

Bu, yukarıda birçok kereler ifâde ettiğimiz üzere, insanın “hayır” ve “şer” olmak üzere iki kutupluluk gerçeğine işârettir. Dînin emirleri ve bunlara ilâveten tasavvufî temrinlerin gâyesi, şer temâyülleri mümkün olduğunca tesirsiz hâle getirerek, insan benliğine hayrın galebesini sağlamaktır. Bunun için bütün uzuvları ilâhî emirlere itaat çerçevesinde kullanmak gerekir. Lâkin, bu hususta kalble alâkalı ameller ve temrinler, her şeyden daha ehemmiyetlidir. Çünkü bir hissiyât merkezi olan kalb, tefekküre, tefekkür ise irâdeye yön verir. Bu demektir ki, bütün irâdî fiillerin temel sâikı kalbdir. Orada yerleşip kök salan hislerdir. Kalb ise irâde karşısında en müstakil bir uzuvdur. Onun ilâhî emirler çerçevesine oturtulması, diğer uzuvlardan daha ehemmiyetli ve daha güçtür. Yukarıda hasta kalbler için işâret ettiğimiz tedâvî yollarına âit güçlükler, bu keyfiyeti isbât için kâfîdir. Ancak elde edilen her netîcenin değeri, ona ulaşabilmek için katlanılan güçlükler nisbetinde olduğundan, kalbin zabt u rabt altına alınmasının da ind-i ilâhîdeki değeri pek büyüktür. Bunda muvaffak olanlara Cenâb-ı Hakk’ın melekiyet ve bâzan da ondan daha üstün hasletler lutfetmesi bu hikmete mebnîdir.

Kalb ve onun mânevî varlığının adı olan gönül, insanın saâdet ve selâmetini teminde bu kadar ehemmiyetli olduğu içindir ki, başkası tarafından incitilmesi bütün tasavvuf erbâbınca çok ağır bir cürüm sayılmıştır. Nitekim Hazret-i Mevlânâ gönül incitenleri şöyle îkâz eder:

“Senin bir saman çöpü kadar değer vermediğin yıkık gönül, Arş’tan da üstündür, Kürsî’den de, Levh’ten de, Kalem’den de!.. Hor bile olsa gönlü hakîr tutma! O, horluğuyla gene de üstünler üstünüdür. Yıkık gönül, Allâh’ın nazar ettiği varlıktır. Onu yapan can ne mubârektir. Kırılmış, iki yüz parça olmuş gönlü tâmir etmek, Allâh katında birçok hayır hasenâttan daha yeğdir… Sus! Her kılında ikiyüz dil olsa da söylesen, gönül, gene de anlatılamaz.”

İnsan vücûdundaki sultânî mevkii sebebiyle ilâhî tecellîlerin muhâtabı ve akis mahalli olarak, kalb tercih edilmiştir. Nitekim yukarıda başka vesîlelerle temâs etmiş olduğumuz üzere, îmânın vücûdu için “kalb ile tasdîk” şartı aranır. Âyet-i kerîmede vahye mâkes ve muhâtab olmak üzere de bir tefekkür merkezi olan dimağ değil, tahassüs merkezi olan kalb zikredilmiştir. Âyet-i kerîmede buyurulur:

نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنذِرِينَ بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُّبِينٍ

(Ey Rasûlüm!) Uyarıcılardan olasın diye Rûhu’l-emîn (Cebrâil) onu (Kur’ân’ı), apaçık Arap diliyle, senin “kalbine” indirmiştir.” (eş-Şuarâ, 193-195)

Kalb terbiyesinde mesâfe kat etme -diğer bütün faâliyetlerde olduğu gibi- beşerî gayretlere Allâh’ın nusret, lutuf ve keremlerinin inzimâm etmesiyledir. Zîrâ beşerî gayret ve amel-i sâlihler, mânevî bir zemin teşkîl etmekle berâber ilâhî lutuf ve yardımlara birer vesîle mesâbesindedir. Bu itibarla kul, bu yola girdiği takdîrde Allâh’ın lutuf ve keremine ümid bağlamalıdır. O ilâhî lutuflar kendisini -az veya çok- mutlakâ bir yere getireceği cihetle her hâlükârda kazanç muhakkaktır. Elverir ki Cenâb-ı Hakk’ın kuluna lutuf ve ikramda bulunmak için beklediği gayretler -imkân nisbetinde- ortaya konulabilsin.

Eskiler, « o¬t∏oc  o∑nôràoj  n’  o¬t∏oc  o∑nQróoj  n’Éne », yâni “Bir şeyin tamâmı elde edilemiyorsa, elde edilebilen kısmından da vazgeçmek gerekmez.” derlerdi. Kalb terbiyesinde de böyle düşünmeli ve elden gelenin gerçekleştirilmesinde ihmâlkârlık gösterilmemelidir. Tasavvufta yaygın bir darb-ı mesel vardır:

“Baba himmet! Evlâd gayret!” derler. Yâni üstâdından himmet bekleyen biri, az çok bir gayret sâhibi olmalıdır. Lutuf ve keremi sonsuz olan Cenâb-ı Hakk’ın kalb terbiyesi husûsunda da bir kuldan beklediği, “Nefsini bilen Rabbini tanır.” hakîkatinin muktezâsınca, ilâhî azamet önündeki acziyyet ve “hîç”liğini idrâk ederek samîmî ve hâlisâne gayretlerde bulunmasından ibârettir.

Zîrâ bu nefs mücâhedesinde gayret kuldan, tevfîk ise Allâh’tandır. Muhakkak ki Cenâb-ı Hakk’ın bir kuldan soracağı hesap da, onun üzerinde gerçekleşmiş olan ilâhî lutuflar nisbetindedir. Mühim olan, bir kulun nâil olduğu nîmetler nisbetinde hakka ve hayra istikâmetlenmesidir.

Yâ Rab! Bizlere gönül aynamızda hakîkat parıltılarını, iki cihânın sır ve hikmetlerini seyrettirerek, gözlerimizi ve gönüllerimizi öyle nurlandır ki öbür âlemde cemâlinle müşerref olalım!

Âmîn!