c. Hizmet
Makbul bir hizmet; ihlâs, merhamet ve diğergamlık dolu bir gönülle mahlûkâta yönelmek sûretiyle Allâh rızâsının aranmasıdır.
Hizmet ehli, mayın tarlasında yürür gibi bir hassâsiyetle, muâmelelerinde nezâkete dikkat etmelidir. Zîrâ muhâtabı, nazargâh-ı ilâhî olan gönüllerdir.
Tasavvufî terbiyede hizmetin ehemmiyeti pek büyüktür. Gönüllere; tevâzû, mahviyet ve mahlûkâta şefkat duygusunu yerleştirmenin en müessir yolu hizmetten geçer. Bu bakımdan bütün mürşid-i kâmiller, sâliklerin terbiyesinde hizmeti mühim bir vâsıta telakkî etmişlerdir.
İslâm ahlâkının esâsını ararsak onu, Rabb’e aşk ve ihlâs ile yönelişte; bu yönelişin yegâne nişanını da hiç şüphesiz “hizmet”te buluruz. Zîrâ «hizmet eden himmete nâil olur» düstûru çerçevesinde hizmet, gönülleri ilâhî zirvelere ulaştıracak müstesnâ ve ulvî bir basamaktır.
Öyle bir basamak ki, ilâhî vuslat ve sonsuz mükâfâta mazhar olanların cümlesi, peygamberler ve evliyâ, hep bu basamağın üzerinde yücelmişlerdir. Yâni bir ömür Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in:
“Bir kavmin efendisi, onlara hizmetkâr olandır…” (Deylemî, Müsned, II, 324) hadîs-i şerîfinin müşahhas nümûneleri olmuşlardır.
Buna göre kullar için zirvelerin yolu ve ebediyyet kazancı, samîmi bir gönülle yapılan hizmetlerden geçmektedir. Öyle ki, yerine göre ilâhî rızâya muvafık küçük bir hizmet, nice nâfile ibâdetlerden üstün olabilmektedir.
Nitekim sıcağın pek şiddetli olduğu bir seferde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- uygun bir yerde konaklamışlardı. Sahâbenin bir kısmı oruçlu, bir kısmı değildi. Oruçlu olanlar yorgunluktan uykuya daldılar. Oruçlu olmayanlarsa, oruçlulara abdest için su taşıdılar ve onlara gölgelenecek çadırlar kurdular. Ancak iftar vakti olunca Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“– Bugün, oruç tutmayanlar daha fazla ecre nâil oldu.” (Müslim, Sıyâm, 100-101) buyurdu.
Ümmetine böyle nice hizmet kandilleri uzatan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Kuba mescidi ve Mescid-i Nebevî inşâ edilirken ashâbının bütün ısrarlarına ve mânî olma gayretlerine rağmen, mübârek sırtlarında taş taşımışlardır. Varlık Nûru’nun bu yüksek tevâzûu ve hizmet rûhu, bütün ümmet için eşsiz bir numûnedir. Esasen onun hayâtı, baştan sona Hakk’a, insanlığa ve bütün mahlûkâta hizmetle geçmiştir.
Dolayısıyla o mübârek varlığı kendilerine örnek alan bahtiyarların hayatlarında da hizmet, en bâriz vasıflardan biri olmaktadır. Yâni her Hak âşığı ve Peygamber mecnûnu olan gönül, ehl-i hizmettir. Ehl-i hizmet olanlar da, gökteki ay ve güneşe benzerler ki, etraflarını aydınlattıkça kendilerinin parlaklığı artar. Ne sonbaharın ne de kışın solgunluğu onlara bir zarar eriştirir. Diğer bir ifadeyle onlar, uzun yollar boyunca bin bir canlıya; hayvanâta, ağaca, güle, sümbüle, bülbüle hizmet ederek akıp giden bir ırmak gibidir ki, varacakları menzil ancak cânânın sonsuzluk ve vuslat deryâsıdır.
Bu hakîkate âşinâ olanlar, halka pâdişâh bile olsalar kendilerini devamlı olarak bir hâdim, yâni hizmetkâr olarak addetmişlerdir. Koca Osmanlı pâdişâhı Yavuz Sultan Selîm Han’ın, mübârek beldeler devletine emânet edilip de hutbede kendisi hakkında:
“Hâkimü’l-Haremeyni’ş-Şerîfeyn (Mekke ve Medîne’nin hâkimi)” denilince yaşlı gözlerle imâma itiraz edip:
“Bilâkis Hâdimü’l-Haremeyni’ş-Şerîfeyn (Mekke ve Medîne’nin hizmetçisi)” diye düzeltmesi de hep ulvî bir hizmet anlayışının ve kulluktaki asıl gâyeyi idrâkin tezâhürüdür.
Nitekim Ubeydullâh Ahrar -kuddise sirruh-, eriştiği mertebeyi hizmetin bereketine atfederek -tahdîs-i nîmet kabîlinden- şöyle buyurur:
“Biz bu yoldaki mesâfeleri, sâdece tasavvuf kitaplarını okuyarak değil, okuduklarımızı imkân nispetinde tatbik etmekle ve halka hizmetle kat ettik. Herkesi bir yoldan götürürler, bizi hizmet yolundan götürdüler.”
Bu ise, sâdece bilmenin kâfî olmadığını ve bildiğini mutlakâ hizmete taşımak gerektiğini de ifâde eder.
Ancak yapılan hizmetin Hak katında makbûl olması, bazı vasıfları hâiz olarak icrâ edilmesine bağlıdır. Buna göre makbul bir hizmet; ihlâs, merhamet ve diğergamlık dolu bir gönülle mahlûkâta yönelmek sûretiyle Allâh rızâsının aranmasıdır. Yâni hizmet, herhangi bir nefsî menfaat gözetmeksizin samîmî olarak yapılmalı ve onunla âhiret kazancı hedeflenmelidir. Böyle olduğu takdîrde hadîs-i şerîfte bahsedilen bir «yarım hurma» dahî ebedî kurtuluşa vesîle olur.
Ubeydullâh Ahrar
Hazretleri anlatır:
Birgün pazara gitmiştim. Aç bir kişi yanıma geldi ve:
“– Açım, beni Allâh rızâsı için doyurur musun!..” dedi.
O an, hiçbir imkânım yoktu. Sâdece eski bir sarığım vardı. Bir aşçı dükkanına gittim. Aşçıya:
“– Şu sarığımı al. Eski, ama temizdir. Bulaşıklarını kurularsın. Yalnız bunun mukâbilinde şu aç insanı doyurur musun?” dedim.
Aşçı, o fakîre yemek verdi; sarığımı da bana iâde etmek istedi. Bütün ısrarlarına rağmen kabul etmedim. Kendim de aç olduğum hâlde o fakîr doyuncaya kadar bekledim.
Ubeydullâh Ahrar Hazretleri, Cenâb-ı Hakk’ın lutfuyla sonradan büyük bir servete sahip oldu. Öyle ki çiftliklerinde binlerce işçi çalışıyordu. Fakat o mübârek zât, buna rağmen hizmetten geri kalmadı. Zenginlik zamanına âit hâlini kendisi şöyle anlatır:
“Semerkant’ta Mevlânâ Kutbuddîn Medresesi’ndeki dört hastanın hizmetini üzerime almıştım. Hastalıkları arttığından, yataklarını kirletirlerdi. Ben onları elimle yıkayıp, çamaşırlarını giydirirdim. Devamlı hizmet ettiğim için hastalıkları bana da sirâyet etti ve yatağa düştüm. Fakat o hâlimle bile, testilerle su getirip hastaların altlarını temizlemeye, elbiselerini yıkamaya devâm ettim.”
5
Büyüklerin hayatındaki, Hak yolunda infâk ve hizmet fazîletine dâir ideal davranışlar, bizler için güzel bir nümûnedir. Bir müslüman ne kadar zengin olursa olsun, maddî imkânlarının hakkını ve bedelini ancak mânevî dirâyetini artırdığı ve kalbî hayatını seviyelendirdiği nisbette verebilir. Mâneviyatta terakkî ettikçe zühd ve takvâ ölçülerine riâyet ve zenginliğe rağmen kâmil bir tevâzû sâhibi olabilmek, Ubeydullâh Ahrar Hazretleri’nin kıssasındaki kadar ideal bir noktaya varır.
Hizmette ulaşılması güç mertebelerden biri de Hak dostu Mâruf-i Kerhî Hazretleri’nin şu kıssasında müşâhede edilmektedir:
Yaşlı ve muzdarip bir hasta, Mâruf-i Kerhî Hazretleri’ne misafir olmuştu. Adamcağız bîçareydi; saçı dökülmüş, yüzünün rengi uçmuştu; canı, vücûdunu bir çengel gibi pârelemekteydi. Mâruf-i Kerhî Hazretleri, bir yatak serdi ve hastanın istirahatini temin etti.
Hasta, ızdırabının şiddetiyle inim inim inliyor, feryâd ü figân ediyordu. Gece sabaha kadar kendisi bir nefes uyumadığı gibi feryadlarıyla hâne halkından da hiç kimseyi uyutmadı. Üstelik gittikçe huysuzlaştı ve ev halkına sitemler yağdırıp onları rahatsız etmeye başladı. Nihâyet onun bu sert tabiatı ve kötü davranışına tahammül edemeyen evdekiler, birer-ikişer başka yerlere kaçtılar. Evde, hasta ile Mâruf-i Kerhî’den başka kimse kalmadı.
Mâruf-i Kerhî, geceleri de uyumuyor; bu huysuz hastanın ihtiyaçlarını görmek, ona hizmet edebilmek için çırpınıp duruyordu. Ancak birgün uykusuzluğu had safhaya ulaşınca gayr-i ihtiyârî uykuya daldı. Onun uyuduğunu gören gâfil hasta da, kendisine şefkat ve merhametle kucak açan bu sâlih zâta teşekkür edeceği yerde sitem ediyor ve kendi kendine:
“– Bu nasıl derviş böyle!.. Zaten bu gibilerin zâhirde adları-sanları var; hakîkatte ise riyâcıdırlar. Her işleri hevâdır. Bunların dışları temiz ama, içleri kirlidir. Başkalarına takvâyı emrederler, kendileri yapmazlar. Bu yüzden şu adam da benim hâlimi düşünmeden uyuyor. Kendi karnını doyurup uykuya dalmış kimse, sabaha kadar gözlerini yummayan biçâre hastanın hâlinden ne bilir!..” diye söyleniyordu.
Mâruf-i Kerhî ise, işittiği bu acı sözlere karşı da sabır ve kerem gösterdi. Duymazdan geldi. Lâkin sabrı taşan hanımı daha fazla dayanamadı ve Mâruf-i Kerhî’ye sessizce şunları söyledi:
“– Şu huysuzun neler söylediğini duydunuz. Artık onu bu evde barındıramayız. Bize daha fazla ağırlık vermesine ve size cefâ etmesine müsâade etmeyelim. Söyleyin buradan gitsin de başka yerde başının çâresine baksın. İyilik, kıymet bilene yapılır. Nankörlere iyilik yapmak, kötülüktür. Onları daha da azdırır. Alçak kimsenin başı altına yastık koyulmaz. Böyle zâlim kimselerin başları taş üstünde gerektir.”
Hanımının bu sözlerini sükûnetle dinleyen Mâruf-i Kerhî, mütebessim bir şekilde şöyle buyurdu:
“– Ey hanım! Onun söylediği sözler seni niye incitir ki?.. Bağırmış ise bana bağırmış; terbiyesizlik yapmış ise bana yapmıştır. Onun nâhoş görünen sözleri, bana hep hoş gelir. Görüyorsunuz ki, o dâimî bir ızdırap içindedir. Baksana; zavallı bir nefes bile uyuyamıyor!.. Hem bilesin ki asıl hüner, asıl şefkat ve merhamet, böyle kimselerin cefâsına katlanabilmektir…”
Bu kıssayı nakleden Şeyh Sâdî de, şu nasîhatlerde bulunur:
“Hizmetteki fazîlet, kendini güçlü-kuvvetli ve sıhhatte gördüğün zaman, şükrâne olmak üzere zayıfların yükünü çekmektir.”
“Muhabbetle dolan kalb, affedici olur. Eğer sen, yalnız kuru bir sûretten ibâret olursan, öldüğün zaman cismin gibi isminle de ölürsün. Eğer kerem sâhibi ve ehl-i hizmet olursan, ömrün, cesedinden sonra da fedâkârlığın ve gönüllere girdiğin kadarıyla devam eder. Görmez misin ki, Kerh’de birçok türbe var. Fakat Mâruf-i Kerhî’nin türbesinden daha mâruf ve ziyâretçisi bol olanı yoktur.”
Ehlullâh ne güzel söylemiş:
“Tasavvuf, yâr olup bâr olmamaktır.” Yâni herkesin yükünü çekmek ve buna rağmen kimseye yük olmamaktır.
Bilhassa merhamet ve fedâkârâne hizmetlerle ümmete rahmet kapıları aralanır. Bir hizmetin değeri, onun îfâsı için katlanılan fedâkârlığın büyüklüğüne ve bir ibâdet vecdiyle icrâ edilmesine bağlıdır. Yine makbul bir hizmet, sırf Allâh rızâsı gâyesiyle ve hizmete muhâtab olanı incitip küçültmeyecek bir üslûb ile îfâ edilmelidir. Abdullâh bin Münâzil -kuddise sirruh-’un da ifâde ettiği gibi:
“Hizmette edeb, hizmetten daha azizdir.”
Bu gerçeğe istinâden Hazret-i Mevlânâ buyurur:
“Allâh aşkı için çalış, Allâh aşkı için hizmette bulun; halkın kabul etmesi veya reddetmesi ile senin ne işin var? Bu fânî dünya pazarında sana bol bol kazandıracak bir müşteri olarak Allâh kâfî değil mi? Allâh’tan alacağın karşısında insanların verebilecekleri ne ki!.. O hâlde gözünü ve gönlünü insanlardan gelecek teşekkürlere değil, Allâh’tan gelecek mazhariyete döndür!..”
İşte tasavvuf yolunun gönülleri ulaştırmak istediği güzellik ve yücelik budur. Bu meyânda Emir Külâl Hazretleri, talebesi Bahâeddin Nakşibend -kuddise sirruh-’a, derûnundaki nefsânî temâyüllerin bertarafı için şu tavsiyelerde bulunmuştur:
“Gönül almaya bak; güçsüzlere hizmet et! Zayıfları, gönlü kırıkları koru! Onlar öyle kimselerdir ki halktan hiçbir gelirleri yoktur. Bununla berâber, onların birçokları tam bir kalb huzûru, tevâzû ve eziklik içinde kalıp giderler. Böyle kimseleri ara bul ve onlara hizmet et!”
Nitekim Şâh-ı Nakşibend -kuddise sirruh-, intisabının ilk yıllarında, gurur ve kibrin zıddı olan “hîçlik” hâline ulaşmak için, hasta ve muzdarip insanlara, yaralı hayvanlara hizmet etmiş ve hattâ insanların geçeceği yolları temizleyerek tam yedi sene, kâbına varılmaz bir hizmet hayatı yaşamıştır.
Kendisi şöyle anlatır:
“Hocamın emrettiği yolda uzun süre çalıştım. Bütün hizmetleri îfâ ettim. Benliğim o hâle geldi ki, yoldan geçerken, Allâh’ın herhangi bir mahlûku karşısında olduğum yerde durur, önce onun geçip gitmesini beklerdim. Bu hâlim yedi sene devâm etti. Bu hizmetin mukâbilinde öyle bir hâl tecellî etti ki, onların inilti sûretinde hazin hazin sesler çıkarıp Hakk’a ilticâ etmelerini hisseder hâle geldim.”
Yukarıdaki bu misâl, Hâlık’tan ötürü mahlûkâta, Hâlık’ın muhabbetiyle nazar ederek, fedâkârâne hizmetin müşahhas bir tezâhürüdür.
Cenâb-ı Hak, sâlih müminler hakkında âyet-i kerîmede:
“…Onlar hayırda birbirleriyle yarışırlar.” (Âl-i İmrân, 114) buyurmaktadır. Sâlih müminlerin, bu hayır yarışındaki en güzîde hizmet ürünleri de vakıf müesseseleridir. Vakıf insanlar, insanlığın en zirvesinde bulunan peygamberler, velîler ve onların terbiyesinde kemâle eren müminlerdir. Onlar, gönüllerindeki îmân heyecânını dünyânın dört bir tarafına taşımışlar ve târihin en güzîde altın sayfalarını yine onlar doldurmuşlardır.
Elbette ki hizmetler muhteliftir. Allâh rızâsı için yapılan gayretlerin tamâmı, hizmet dâiresi içine girer. Mühim olan; gerek maddî ve gerekse mânevî olarak gönüllerin, liyâkat, istidad ve iktidarları ölçüsünde bir hizmeti gerçekleştirmesidir. Zîrâ Allâh Teâlâ, herkese bir hizmet takdir etmiş, onu yaratılışına göre bir işe lâyık kılmış ve bunun için maddî-mânevî gerekli imkânları da bahşetmiştir.
Çok ibretlidir ki Vedâ Haccı’nda takrîben yüz yirmi bin sahâbî mevcuttu. Bunlardan yüz binin üzerindeki sahâbî, dünyânın muhtelif bölgelerine yayılarak kendilerini ilâhî rızâ istikâmetinde hizmete vakfetmişler ve oralarda vefat etmişlerdir. Nitekim Hazret-i Osman ve Abbas -radıyallâhu anhümâ-’nın oğullarının türbeleri Semerkant’ta, pekçok sahabînin kabri de İstanbul’da bulunmaktadır. Mekke ve Medine’de kalanların büyük bir kısmı da merkezi korumuşlar ve oradaki hizmetleri deruhte etmişlerdir.
Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’nin seksen küsûr yaşında ve o ihtiyâr hâline rağmen iki sefer İstanbul’un surları önüne kadar gelmesi ve orada rûhunu teslîm etmesi, insanları hidâyete çağırarak, onları dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşturabilmenin cihanşümûl gayretlerinden biridir. Hizmet aşkı ve âhireti kurtarabilme mücâdelesi, onları dünyânın dört bir tarafına sevketmiştir.
5
Hizmet rûhunun muazzam misâllerinden biri de Vehb bin Kebşe -radıyallâhu anh-’tır. Bu mübârek sahâbînin türbesi Çin’dedir.37 Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onu, Çin’de tebliğ hizmetinde bulunmak üzere vazîfelendirmiştir. Hâlbuki o zamanın şartlarıyla Çin, bir yıllık mesâfededir. Bu sahâbî oraya kadar gidip uzun bir müddet tebliğde bulunduktan sonra gönlünü kavuran Rasûlullâh hasretini bir nebze dindirebilmek ümîdiyle Medîne yollarına düşmüştür. Bir yıl süren çileli
bir yolculuğun ardından nûrlu Medîne’ye vasıl olmuş, fakat ne yazık ki Hazret-i Peygamber vefât etmiş olduğu için O’nu görememiştir. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kendisine emrettiği hizmetin kudsiyyetinin idrâki içinde tekrar Çin’e avdet etmiş ve bu hizmetteyken rûhunu teslîm etmiştir.
Bunlar, ancak îmân vecdiyle tâkat getirilebilecek muhteşem ve fedâkârâne hizmet tablolarıdır. Onların hizmet aşk ve rûhu, bizler için ebedî kurtuluş yollarını aydınlatan parlak birer yıldız hükmündedir.
Hiç şüphesiz ki, sahâbe-i kirâm bu mertebeye Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in müstesnâ terbiyeleri ışığında hizmet mevzûunda bilhassa şu dokuz husûsa titizlikle riâyet ederek nâil olmuşlardır:
1. Allâh’a hizmet; emir ve nehiylerini severek edâ etmek,
2. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e hizmet; ona gönülden muhabbet duyarak, sünnet-i seniyyesi üzere yaşamak,
3. İslâm büyüklerine hizmet; sevgi, vefâ ve sadâkat göstermek,
4. Anne babaya hizmet; öf dahî demeden rızâlarını kazanmak,
5. Evlâda hizmet; sâlih bir mümin olarak yetişmelerini temin etmek,
6. Akrabaya hizmet; sıla-i rahimde ve kendilerine ihsanda bulunmak,
7. Müminlere hizmet; acılarını ve sevinçlerini paylaşmak,
8. Bütün insanlara hizmet; eliyle diliyle faydalı olmaya çalışmak,
9. Mahlûkâta hizmet; bütün varlıkları şefkat kanadı altına almak.
Bütün bu hizmetleri îfâ hususunda, Ali Râmitenî Hazretleri’nin şu ifâdeleri pek ibretlidir:
“Minnetle (başa kakmak sûretiyle) hizmet eden çoktur. Ancak hizmeti nîmet bilenler ise pek azdır. Siz hizmette bulunma fırsatını ele geçirmiş olmayı nîmet bilir ve hizmet ettiklerinize minnettar kalırsanız, herkes sizden memnun olur ve şikâyetçiniz azalır…”
Farkında olsak da olmasak da aslında hepimizin aradığı, rûhumuzun selâmeti, yâni huzur ve sükûna kavuşmasıdır. Bu da Hakk’a ibâdet vecdiyle îfâ edilen hizmetlerle elde edilebilecek derûnî bir hazînedir. Bu sebeple hizmet rûh ve şuuruna sahip bir mümin, her hâlükârda hizmet vâsıta ve fırsatları bulmasını bilir. Allâh rızâsı için yaptığı fedâkârlıklarda, dünyevî menfaatler peşinde koşanların gösterdiği gayret ve hırstan daha fazla gayretli olur.
Aşk iklîminden beslenen hizmet arzusu, kalbde mekân bulduğunda, kulu sonsuzluğun seyyahı eyler. Kalb, Haccâc-ı Zâlim’in katılığından çıkar, Yûnus’un şefkat postuna bürünür. Bu rûh ile sahib olunan ilim, sanat ve ahlâk, mest edici bir ebedîliğe kavuşur. Bu itibarla samîmî ve gerçek hizmetler, kalbî olgunluğun bir şâheseridir. Böyle kalbler, “nazargâh-ı ilâhî”dir.
Hâl böyleyken ömrü, kalbî meziyetlerden uzak bir sûrette geçirmek ne büyük bir hüsrandır. Ne mutlu, gönlünü gerçek mânâda hizmet aşkıyla doldurabilenlere!
