d. Teveccüh
Teveccüh, mürşidin bütün mânevî gücünü mürîdin kalbi üzerine yöneltmesi ve bu sûretle ona hâl aktarmasıdır. Diğer bir ifâdeyle, mürşid-i kâmilin güzel hâllerini mürîde intikâl ettirmesi ve netîcede onun rûh ve kalbinde tasarrufta bulunmasıdır. Bunun aslî ve fer’î pek çok vâsıtaları vardır.
Biz bu teveccüh vâsıtalarından; “göz” (nazar) ve “öz”den bahsedeceğiz.
Göz (Nazar):
Göz, bakış vâsıtasıdır. Bu sûretle vâkî olan tesir için “göz” kelimesi kullanıldığında, bundan onun yaptığı iş olan “nazar”, yâni “bakış” kastedilir. Ancak halk arasında, “nazar” kelimesi daha ziyâde bakışla husûle gelen tesir için kullanılır. Üstelik bu tesirin sadece menfî olanı kastedilir. Nazar veya “isâbet-i ayn” denildiğinde bir kimsenin bakışıyla husûle gelen maddî veya mânevî zarar ifâde edilmek istenir. Hadis-i şeriflerde nazarın bu çeşidine şöyle işaret edilir:
“Göz değmesi (nazar) haktır.” (Buhârî, Tıb, 36)
“Nazar, insanı kabre, deveyi tencereye sokar (öldürür).” (Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, II, 60)
Bu mânâda nazarın tesiri hakkındaki bilgi ve hattâ müşâhede, harc-ı âlemdir. Yâni herkesçe bilinen ve kabul edilen bir gerçektir. Ancak göz ile vâkî olan tesir -halkın zannettiği gibi- sırf zararlı olmayıp, faydalı olarak da tezâhür edebilir. Bunun sebebi, bakan gözden muhâtaba mâhiyeti tam olarak bilinemeyen bir şuânın yöneltilmiş olmasıdır. Tesir, bu şuânın müsbet veya menfî vasfından doğmaktadır.
Zamanımızda şuâ (ışık) hakkındaki fizikî bilgiler, onun tesirini ilmî bir hakîkat olarak kabul etmemizi îcâb ettirecek kadar ilerlemiştir.
Bu asırda keşfedilmiş olan “lazer” de bir şuâ çeşididir. Onunla kalın demirlerin kesildiği, ameliyatların yapıldığı, bugün herkesin bildiği bir gerçektir. Diğer taraftan şuâ karşısında bâzı cisimlerin ve hâssaten onların renklerinin gösterdikleri aksülameller de öteden beri mâlûmdur.38
Gözden çıkan şuâ karşısında maddî varlıklarda husûle gelen tesir, hem bakan ve hem de bakılan kimse için her zaman aynı derecede değildir. Gerçekten bâzı gözlerden -ister menfî, ister müsbet- çıkan şuâlar kuvvetli olduğu gibi, bu şuâların her muhâtabdaki tesirleri de bir değildir. Bâzılarında müteessir olmak (etkilenmek) istîdâdı fazla, bâzılarında ise oldukça azdır. Halk, gözünden kuvvetli ve fakat menfî şuâ çıkan insanları “nazarcı” olarak adlandırır ve böylelerinin nazarlarından korunmaya çalışır.
Nazar gerçeği bazı hayvanlarda bile cârîdir. Meselâ engerek yılanının bakışları o kadar etkilidir ki, hâmile bir kadının çocuğunu düşürmesine ve hatta bir kısım canlıların ölümüne bile sebep olabilmektedir.39
Halkın, -ilmen olmasa da- hissî veya naklî bir sûrette bildiği “nazar” keyfiyetinin tasavvufta, dolayısıyla sâlikin mânevî terbiyesinde büyük bir rolü vardır. Zîrâ mürşid-i kâmiller riyâzât ve kalbî arınma netîcesinde nazarlarındaki tesir gücü hadd-i âzamîye çıkmış kimselerdir. Bu salâhiyet ve kudret, vârisi bulundukları Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den muktebestir.
İnsanlığın mânevî kademeleşmesinde birinci sırada yer alan peygamberler silsilesinin hemen arkasından “sahâbe-i kirâm” gelir. “Sohbet” kelimesiyle aynı kökten türetilmiş olan “sahâbe” kelimesi, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in feyyâz sohbetinde O’na îmân etmiş olarak bulunma şerefine nâil olmuş kimseleri ifâde eder. Ancak onlarda mevcûd olan şân, şeref ve îtibârın bir sebebi “sohbet-i peygamber ile müşerref olma bereketi” ise de asıl müessir, o mübârek varlığın “nazarlarına muhâtab olmuş bulunma” keyfiyetidir. Gerçekten “sahâbelik” için çeşitli kıstaslardan bahsedilmekteyse de bunların en çok bilineni, bir kimsenin îmân etmiş olarak Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in nazarlarına muhâtab olması, yâni O’na bakmış ve O’nun bakışına muhâtap bulunmuş olmaları keyfiyetidir.
Evliyâullâh’ın en üst mertebesindeki bir velî bile, en alt mertebedeki bir sahâbe ile aslâ ve kat’â kıyaslanamaz. Zîrâ, sahâbede, nazar-ı peygamberîye muhâtab olmaktan doğan ve başka bir sâikle kazanılması aslâ mümkün olmayan azîm bir fark mevcûddur. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den sonra gelen müslümanlar, bu nazara nâil olamadıkları için sahâbîlik makamına varamamışlardır. Yine Hazret-i Peygamberi görerek sahâbîlik şerefine mazhar olanları görmekle şereflenen müminler de “tâbiîn”, onları görenler ise “tebe-i tâbiîn” olmakla şereflenmişlerdir.
Bununla berâber evliyâullâh hazerâtı, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mânevîyat vâdisindeki tasarruflarının vârisleri bulunduğundan, onlar da bu hususta başkalarıyla kıyaslanamayacak bir salâhiyet ve iktidara sâhiptirler. Bu sebepledir ki bir mürşid-i kâmilden lâyıkıyla istifâde için onun muhibbânından, yâni sevenlerinden olmak yetmeyip bir de onun nûrlu nazarına muhâtap bulunmanın şeref ve feyzini kazanmak şarttır.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Müminin firâsetinden sakınınız! Çünkü o, Allâh’ın nûruyla bakar.” (Tirmizî, Tefsîr, 15)
buyurmak sûretiyle her müminin firâsetinin îmânı nispetinde olduğuna işâret etmişlerdir. Bu itibarla kâmil müminler olan evliyâullâhın firâseti ise diğerlerine nazaran çok daha kuvvetlidir.
Hadîs-i şerîfte zikredilen “Sakınınız!” îkâzı, “Kâmil müminlerin huzûruna gizli hesaplar ve gönül bulanıklığıyla gitmeyin! Çünkü onlar, müstesnâ bir firâset ile sizin gizlemeye çalıştıklarınızı da görürler.” demektir. Zîrâ nazarı bu kuvvete erişenlere zâhirî perdeler zâil olduğundan, gerçekler net bir sûrette ayandır. Bundan dolayıdır ki âlimin karşısında dili, ârifin karşısında ise gönlü muhâfaza etmek, dînî bir edeb îcâbıdır.
Bir mürşidin terbiye metodu olarak kullandığı en önemli vâsıtalardan birinin göz (nazar) olması itibâriyle, sâlikler için mürşidinin nazarına erişebilmek, büyük bir bahtiyarlık olarak kabul edilmiştir.
Bir Hâtıra
İmam Hatip Lisesi’nde okuduğum yıllardı. Ahmed Can isimli güzel bir gönül insanı tanıdım. Pakistanlı idi. Sâmî Efendi Hazretleri’ne meftûndu. Rahmetli babam Mûsâ Efendi -kuddise sirruh-’u da çok sever, yanından ayrılmak istemezdi. Nitekim sık sık Türkiye’ye Sâmî Efendi Hazretleri’ni ziyârete geldiğinde, bahçemizde bulunan misâfirhânede kalırdı.
Gönlü öyle derin bir muhabbetle doluydu ki, sohbet olmadığı günlerde dahî Sâmî Efendi Hazretleri’ni görmek iştiyâkıyla yanıp tutuşur ve Hazret-i Pîr’in evinin etrafında dolaşır dururdu. Bir akşam bu muhabbetin kendisinde nasıl husûle geldiğini şöyle nakletti:
“Bir hac mevsimiydi. Ravza-i Mutahhara’da Ashâb-ı Suffe denilen mevkîde oturuyordum. Bir ara gâyet zarîf, temiz yüzlü ve sîmâsına bakıldığında Allâh’ı hatırlatan bir zât-ı muhterem, berâberinde bulunan nûrlu bir cemaat ile önümden geçti. Tam benim hizamda iken de fakîre şöyle bir nazar lutfetti.
İşte o melek gözlerin nazarı ile bir anda başka bir iklîme, ayrı bir dünyâya girdim. Her şey değişti. Aldığım mânevî hazdan kendimi kaybeder gibi oldum. Bir anda o emsâlsiz insana meftûn olmuş, yarı baygın bir hâle düşmüştüm. Az sonra biraz kendime gelince, derhal o zâtı bulmaya azmettim, ancak Ravza-i Mutahhara’nın o meşhur kalabalığı arasında bu mümkün olmadı.
Tekrar aynı yerden döner düşüncesi ile orada beklemeye başladım. Şükür ki, ümîdim boşa çıkmadı. Sevinçle kendilerini takip ettim. Etrafındakiler beni bir dilenci zannetmiş olacaklar ki birkaç kişi yanıma yaklaşıp sadaka vermek istedi. Ancak kabul etmedim. Aslında varlıklı bir kimse de değildim, ama o sâlih zâtın nazarlarının berekâtı ile dünyaya âit her şey gözümde değerini yitirmiş ve artık değişik bir kanaat deryâsına garkolmuştum. Nihâyet bir eve vardılar ve içeri girdiler. Ben de arkalarından eve girmek isteyince yanındakiler tanımadıklarından dolayı gâyet tabiî mânî oldular. Fakat o ârifler sultanı Hazret-i Sâmî, ardına döndü ve lutfedip beni de içeriye kabul buyurdu. O gün, o evde de bu büyük zâtın nice tecellîlerine, nazar ve teveccühlerine mazhar oldum.
Elhamdülillâh, o nazar ve teveccühlerle bütün hayatım değişti, güzelleşti ve artık bambaşka, pek lâtif ve ebedî bir dünyânın insanı hâline geldim. Şimdi her sene bir miktar para biriktirip de buralara gelerek onun nazar ve teveccühlerinden istifâde edebilmek, gönlümün en büyük mânevî kazancı ve yegâne neşvesidir.”
Öz:
Mürşidin, mürîdin rûh ve kalbinde tasarruf için kullandığı en müessir ve kestirme vasıta “öz”dür. Bu, “kuddise sirruh” diyerek andığımız velîdeki “sırr”ın kullanılması sûretiyle icrâ edilir. Bu vâsıtanın mâhiyetini ancak onu kullanan bilir. Bu, tasavvufun hâl kısmına dâhildir, kâl (söz) kısmına âit olmadığından kitaplarda yer almaz.
