C. KABİR ZİYARETİ
İnsan, hayatın akışı içinde yaşama sevinci ile ölümden ürperiş gibi iki müthiş zıtlığın arasında çalkalanır durur. Daimî bir akış hâlinde olan hayat ve ölümün hakikî mânâları idrâk edilmeden, insanın gerçek mâhiyeti, yaratılışındaki hakîkî sır ve hikmeti ile kavranamaz.
“Dünyaya geliş ve dünyadan gidiş” gibi iki muazzam meçhûlün arasına sıkışan idrâk, dünyaya âit gerçek bir değer hükmüne ulaşıp, hâl ve hareketler buna göre tanzim edilmedikçe geçici dünyanın, aldatıcı gölgeler âleminden kurtulup, gerçekler yurduna doğru mânevî bir yolculuğa çıkamaz.
Mümine ölüm, Allâh’tan gelen bir vuslat selâmı, neş’eler, letâfetler, iltifatlar içinde bir hâlden diğer bir hâle intikaldir. Kâfir ve fâsıklar için ise ölüm, horluk ve ızdırap içinde bir can veriş ve cehennemin ateş deryasından kopup gelen bir azab fırtınasıdır.
Beşeriyetin en mühim irfânı, toprağın altındaki muammâyı çözmekle başlar. Fikirler, çalışmalar, araştırmalar, kalbî derinlikler ve derûnî duyuşlar, ölüm gerçeği etrafında pervâneleşmedikçe, bu “mezar” denilen esrarlı ülkenin hakikati ayân olmaz.
Gerçekten hayatta insan için en mühim iki nasihatçi vardır. Bunlardan biri konuşur, diğeri susar. Konuşan nasihatçı Kur’ân-ı Kerîm, derin sükûtuyla nasihat eden ise ölümdür.
Bu gerçeğe istinâden ecdâdımız, kabristanları şehir ortalarına ve câmi giriş çıkışlarına yapmışlardır ki, bu nasihatçılardan birisi olan ölümden yeteri kadar ibret alınabilsin. Yine kabirlerde, ağaç olarak da uzun ömürlü selvi ağacını tercih etmişlerdir ki, yaz-kış solmadan rengini devam ettirsin ve dünya ötesi âlemin sonsuzluğunu sembolize etsin.
Ölümün bilinen bir dili yoktur. Lâkin o, derin bir sükûta ne muazzam mânâlar gömmüştür! Kabristanlar, fânî hayatını tüketen anne-baba, çoluk-çocuk, sevgili, hısım, akraba ve dost adresleriyle doludur.
Allâh’ın emirlerine uygun bir hayat yaşayıp yaşamadığımıza göre şekillenecek kabir âlemi hakkında, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur.” (Tirmizî, Kıyâmet, 26) tâbirini kullanmakla, ölümle hayat arasındaki sıkı râbıta ve alâkaya işaret buyurmuşlardır.
Hakîkaten kabristanlar bir hikmet ve ibret dershânesi, kabir ziyaretleri ise, en tesirli tefekkür-i mevt eğitimidir.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bizzat kendileri sık sık kendisinden evvel âhirete intikâl etmiş ashâbının kabirlerini bir vefâ örneği olarak ziyâret etmiş ve onlara hayır duâda bulunmuşlardır.
Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Uhud’daki şehitlerin kabirlerini ziyâret eder ve şöyle derdi:
“Sabrettiğiniz şeylere mukâbil sizlere selâm olsun! Sizler için ahiret yurdu ne kadar güzeldir!” (Taberî, Câmiu’l-Beyân, XIII, 186; İbn-i Kesir, Tefsir, II, 529)
Yine O, zaman zaman Bakî mezarlığına gider, onlara selâm verir ve şöyle duâ ederdi:
“Ey müminler yurdunun sâkinleri! Selâm size. Bizler de inşâallâh sizlere kavuşacağız. Allâh Teâlâ’dan bizim ve sizin için âfiyet ve selâmet dilerim.” (Müslim, Cenâiz, 104)
Hattâ bir gece yarısı Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Hazret-i Âişe’nin odasında uyurken Cebrâil -aleyhisselâm- O’nu uyandırdı ve getirdiği emri tebliğ etti: Allâh Teâlâ onun Bakî Mezarlığı’na gidip ölülere duâ etmesini istiyordu.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-’yı uyandırmamaya çalışarak yavaşça kalktı. Onun bu hâli, henüz uyumamış olan Âişe annemizin merâkını celbetti. Sonra da Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in peşine takılarak Cennetü’l-Bakî kabristanına kadar onu tâkip etti.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in iki gözü iki çeşme ağlayarak ümmetine duâ ettiğini görünce, yaptığından utandı. Orada biraz durup Peygamber-i Zîşân’ın bu coşkulu hâlini seyretti. Sonra da koşarak eve döndü ve yorganını başına çekerek uyuyormuş gibi yaptı. Onun arkasından hemen eve dönen Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Âişe’yi nefes nefese görünce durumu anladı ve ona:
“Allâh ve Rasûlü’nün sana haksızlık edeceğinden mi korktun?” (Müslim, Cenâiz, 103) diye sitem etti ve böylece kendi davranışlarının Allâh Teâlâ tarafından murâkabe edildiğini belirtmiş oldu.
Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kendileri sık sık bu nevî kabir ziyaretlerinde bulundukları gibi, ashâbını ve ümmetini de bu konuda şu sözleriyle teşvik etmişlerdir:
“Ben size kabir ziyâretini yasaklamıştım. Şimdi ise ziyaret edin. Çünkü kabir ziyareti size âhireti hatırlatır.” (Tirmizî, Cenâiz, 60; Müslim, Cenâiz, 106)14
Kabir ziyâreti, ziyâret eden için bir ibret vesîlesi olduğu gibi, ziyâret edilenler için de bir rahmet vesîlesidir. Zîrâ kabre giren kişi, bataklığa düşen insan gibi imdad bekler.
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ- şöyle rivâyet eder:
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, iki kabrin yanından geçerken onlar hakkında:
“İkisi de azâb görüyorlar, ancak büyük bir günahtan dolayı değil. Birisi söz götürüp getirdiğinden, diğeri de küçük abdest bozarken icâb ettiği sûrette korunmadığından dolayı muazzeb oluyor.” buyurdu.
Akabinde yaş bir hurma dalı istedi. Onu ikiye ayırdı ve daha sonra bunları kabirlerin başına birer birer dikti. Sonra da sözlerine şöyle devâm etti:
“Kurumadıkları müddetçe onların azâbını hafifletmeleri umulur.” (Müslim, Tahâret, 111)
Müfessir Kurtubî bu hadis-i şerifi şöyle îzâh eder:
“Kurumadıkları müddetçe” kısmı o dalların yaş kaldıkları müddetçe tesbih ettiklerine işâret etmektedir. Nitekim âlimlerimiz şöyle demişlerdir: Kabirlere ağaç dikmekten ve orada Kur’ân-ı Kerîm okumaktan oradakiler istifâde ederler. Bir ağaç dikmek bile ölülerin azâbını hafifletirse, bir müminin Kur’ân okumasından kim bilir ne kadar istifâde ederler? Ölüye hediye edilen şeyin sevâbı da kendisine ulaşır.” (Kurtubî, Tefsîr, X, 267)
Kur’ân tilâveti sebebiyle ulaşılacak ilâhî rahmetten ölülerin de istifâdesi için bilhassa Yâsîn-i Şerîf okunması, herkesin bildiği ve tatbîk ettiği bir usûldür.
Nitekim hadîs-i şerîflerde buyurulur:
“…Yâsin, Kur’ân’ın kalbidir. Bir kimse onu Allâh’ın rızâsını ve âhiret yurdunu talep ederek okursa, muhakkak günahları bağışlanır. Ölülerinize de Yâsin Sûresi’ni okuyunuz.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 26)
“Sizden biri vefat ettiğinde onu fazla bekletmeden kabre götürünüz. Defnettiğiniz zaman da biriniz, başucunda Fâtiha Sûresi’ni, ayak ucunda da Bakara Sûresi’nin son kısmını (Âmenerrasûlü) okusun.” (Taberânî, el-Mu‘cemü’l-Kebîr, XII, 340; Deylemî, Müsned, I, 284; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, III, 44)
Alâ bin el-Leclâc, sâhâbe-i kirâmdan olan babası Leclâc’ın, vefâtı esnâsında kendilerine şu vasiyette bulunduğunu rivâyet etmiştir:
“Beni kabre koyduğunuz zaman:
« pˆG p∫ƒo°SnQ pásæo°S ≈n∏nYnh pˆG pºr°ùpH » (Bismillâh ve alâ sünneti Rasûlillâh)15 deyiniz ve üzerime toprak atınız. Başımın ucunda Bakara Sûresi’nin evvelini ve son kısmını okuyunuz. Şüphesiz ben, Abdullâh bin Ömer’in bu uygulamayı güzel gördüğüne şâhid olmuştum.” (Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, IV, 56)
Sahâbe-i kirâmdan Amr bin Âs -radıyallâhu anh-’ın vefâtı esnâsında vasiyet olarak etrâfındakilere söylediği şu sözler de câlib-i dikkattir:
“Beni kabrime defnettiğiniz zaman, bir deve kesip etini parçalayacak kadar mezarımın başında bekleyin ki, sizin varlığınızla yeni hayatıma alışma imkânı bulayım ve Rabbimin elçilerine vereceğim cevapları hazırlayayım.” (Müslim, Îmân, 192)
Bu hadîsi kitabında zikreden Nevevî, İmâm Şâfiî -rahmetullâhi aleyh-’in, şu sözlerini nakletmiştir:
“Mezarın başında Kur’ân’dan âyet ve sûreler okumak müstehabdır. Kur’ân’ın tamamının okunması (hatim edilmesi) ise, daha güzeldir.” (Nevevî, Riyâzu’s-Sâlihîn, 293)
Bu rivâyetlerden de anlaşılacağı üzere kabirleri ziyâret etmek, orada bulunanlara selâm verip duâ ve istiğfarda bulunmak, onlar adına hayır ve hasenât yapıp Kur’ân-ı Kerîm tilâvet etmek mevtâlar için bir rahmet vesîlesidir. Kur’ân-ı Kerîm’de Rabbimiz, bizden önce âhirete intikâl etmiş mümin kardeşlerimiz için şöyle duâ etmemizi beyân buyurur:
“Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş îmânlı kardeşlerimizi bağışla; kalblerimizde, îmân edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok şefkatli ve çok merhametlisin.” (el-Haşr, 10)
Ancak kabir ziyâretlerinde dikkat edilecek diğer bir husus da, bâzı yanlış uygulama ve bid‘at davranışlardan ictinâb edilmesi gereğidir.
Ehl-i sünnet ulemâsı, müminlerin kabir ziyaretleriyle ilgili ifrat ve tefritten korunması için pek çok şey yazıp söylemişler ise de bu husustaki yanlış tatbikatın her iki vechesi de yâni ifratı da tefriti de, bugüne kadar -maalesef- lâyıkıyle önlenememiştir.
Dînî bilgisi sığ olan insanların zihnini bir hayli karıştıran kabir ziyareti ve onunla ilgili hissiyat ve davranışların ifrat ve tefritten arındırılabilmesi pek müşkil bir iştir. Zîrâ insanoğlunun mücerred gerçekleri kavramaktaki kifâyetsizliği, kabir ziyaretini -bazıları için- âdetâ şirk sayılacak bir muhtevâya büründürmüştür. Kabirlerin başında mum yakmak, çaput bağlamak ve doğrudan doğruya o kabirde yatan zâttan istimdâd etmek gibi… Bu, tıpkı Hristiyanların mücerred bir Allâh mefhumunu kavramaktaki kifâyetsizlikleri sebebiyle, mâsum bir nebî olan Hazret-i Îsâ’ya ulûhiyyet izâfe etmeleri gibi bir zaaf ve acziyetin tezâhürüdür. Diğer taraftan bu ifratlara (aşırılıklara) bir aksülamel olarak ortaya konulmuş tefrit mâhiyetindeki diğer bir telakkî ile kabir ziyaretini “şirk” sayacak kadar ileri giden görüşler de aynı hatayı tersinden ortaya koymaktadırlar.
İslâm, her meselede olduğu gibi kabir ziyâreti hususunda da îtidâl prensibini esas almaktadır. Yukarıda da anlatıldığı gibi Hazret-i Peygamber ve ashâb-ı kirâmın kabir ziyâretiyle ilgili söz ve tatbikâtları, bu hususta ifrat ve tefrite düşmeden nasıl davranılması gerektiğini bizlere sergilemektedir.
İbn-i Abbas -radıyallâhu anhümâ- anlatır:
Sâd bin Ubâde -radıyallâhu anh-’ın annesi vefat etmişti. O, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelerek:
“– Ey Allâh’ın Rasûlü! Yanında bulunmadığım bir sırada annem vefat etti. Onun adına sadaka versem kendisine bir faydası dokunur mu?” diye sordu.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“– Evet.” buyurunca, Sâd -radıyallâhu anh-:
“Ey Allâh’ın Rasûlü! Siz de şâhid olun ki meyve bahçemi annem adına tasadduk ediyorum.” dedi. (Buhârî, Vesâyâ, 15)
Hidâyet rehberimiz Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“İnsan öldüğü zaman bütün amelleri kesilir. Ancak şu üç şey bundan müstesnâdır: Sadaka-i câriye, istifâde edilen ilim ve kendisine duâ eden hayırlı evlâd.” (Müslim, Vasıyyet, 14) buyurmuştur.
Bu hadîs-i şerîfler, vefat etmiş müminlerin, sağlıklarında yaptıkları ve vefatlarından sonra da devâm etmekte olan hayrâtlarından fayda göreceklerini, ayrıca hayatta olan yakınlarının ve mümin kardeşlerinin duâ ve infaklarından istifâde edebileceklerini beyân buyurmakta ve onları bu hayırları işlemeye teşvik etmektedir.
Gerçekten, âhirete intikâl etmiş bir müminin ardından, sevâbı ona âit olmak niyetiyle birçok hayırlar yapılmalıdır. Yukarıdaki hadîs-i şerîf muktezâsınca, vefat eden bir müminin hayratı devâm ettiği müddetçe ecri de devâm eder ve amel defteri kapanmaz. Vefat ettiğinde yalnız başına kabir âlemine girip dünyâya vedâ eden bir mümin için, vârislerinin ve gerçek dostlarının bir vefâ borcu olarak muhtelif hayırlar yapmaları, en fazîletli ameller cümlesindendir.
Bilhassa mevtânın borçlarını ödemek, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tarafından teşvik edilmiş bir amel-i sâlihtir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir cenâze geldiği zaman borcu olup olmadığını sorarlar, borcu ödettirildikten sonra cenâze namazını kılarlardı. Bu hâl, mevtâlarımız için bizlere ne ince bir merhamet tâlimidir.
Bu hususta İmam Muhammed’in, zarûretler sebebiyle tutulamayan ve kazâ etmeye de güç yetirilemeyen oruçların yerine fidye verilmesine kıyas ederek, kılınamamış namazların da affedilmesi ümîdiyle, “iskât-ı salât” tâbir olunan bir ictihâdı mevcuddur. Buna göre, kılınamamış her vakit namaz için, bir fakirin bir günlük yiyecek ihtiyâcının karşılanması veya buna tekâbül eden belli bir meblağın infak edilmesi gerekmektedir. Ancak yapılacak olan bu infak, miktar bakımından hiçbir değişikliğe uğramadan, aynen muhtaca intikâl ettirilmelidir. İmam Muhammed Hazretleri’nin bu ictihâdından üç mühim fayda mülâhaza edilmektedir:
a) İnfaka teşvik ve infak edenin ecre nâil olması,
b) Muhtaçların sevinip mevtâ için duâ etmesi,
c) Mevtâ için Cenâb-ı Hakk’ın af ve rahmetinin ümid edilmesi.
Mevtânın hayrına yapılmakta olan “iskat”16 muâmelesi, maalesef günümüzde “devir”17 yapılmak sûretiyle asıl gâyesinden uzaklaştırılarak İslâm’ın rûhuna zıd bir mâhiyete büründürülmüştür.
“Devir” adı verilen bu tatbikat, bir nevî hîleye dönüştürülmüştür. Bu tür yanlış bir uygulama ile, îfâ edilmemiş bir ibâdet, hakîkatte infak edilmemiş sadaka görünümlü bir davranışla telâfî edilmeye çalışılmaktadır. Şöyle ki; âhirete intikâl etmiş bir kimsenin, üzerinde bulunabilecek muhtemel namaz borçlarından18 temizlenmesi maksadıyla, ortaya bir miktar para konulmakta ve bunun hâlis bir niyetle ihtiyaç sahiplerine intikâl ettirilmesi gerekirken, maalesef çoğu kere birkaç kişi arasında « oâr∏pÑnb aldım, kabul ettim; oârÑngnh hîbe ettim » ifâdeleriyle elden ele devredilmekte, bununla da gûyâ infak edilen meblağın miktarı çoğaltılmaktadır. Az bir parayı birçok insana -niyet unsuru baştan belli olan bir hareketle- önce verip, sonra geri almak, daha sonra bir başkasına verip tekrar geri almak ve bu sûretle hazır bulunanlar sayısınca bu meblağın çoğalmış olduğuna ve hayrın arttığına inanmak, bunu yapanların ancak kendilerini kandırabildikleri çirkin bir bid’attır. Bilhassa varlıklı kişilerin böyle bir yola tevessül etmeleri ve bundan bir netîce ummaları çok daha hayret vericidir. Üstelik bu durum, hâriçten bakanların, büyük bir mantıksızlık olarak telakkî ettiği ve -hâşâ- Allâh’ı aldatmaya çalışmak gibi gördüğü, abesle iştigâlden başka bir şey değildir.
Yâ Rab! Niyetlerimizi kendi rızân ile telif eyle! Dünyaya dalıp, kendisini bir su birikintisinde helâk edenlerin âkıbetinden bizleri koru! Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Rabbimiz! Hayatımızı ve ölümümüzü, salih kullarına lutfettiğin bereket, nîmet, ulvî güzellikler ve Sana vuslat ile müzeyyen ve mükemmel kıl!
Yâ Rab! Kâinâtı, ilâhî muhabbet gözlüğü ile temâşâ edebilmeyi, onu, şuur, duygu, vicdan ürperişleri ve imânî heyecanlar zâviyesinden seyredebilmeyi, gözlerden akan nedâmet şebnemleri ile gufrân iklimlerine ulaşmayı, yüz akı ve vicdan huzuruyla senin huzûruna varabilmeyi cümlemize nasîb eyle!
Âmin.
Z
